
Zamanın izafiliği bazen nasıl da sokuluyor gözümüze gözümüze. Tuhaf oluyorum, içimden bir sıcak hava dalgası geçiyor, beynim kafamın içinde bir tam tur atıp yerine oturuyor sanki. Algı sınırlarımı zorluyor, fiziksel varlığımı sorgulatıp tinsel varlığıma tutunduruyor. Üzerinden geçeli epey bir olmuş REM konseri için bilet aldığımız, “o zamana kadar kim öle kim kala” dediğimiz gün 2 saat önce gibi de, dedemi kaybettiğim günün üzerinden yüzyıllar geçmiş.
Dedemle tanıştığım günü hatırlamıyorum. Aslında ona dair bir portre var gözümün önünde, bir de çok net ama bir video kaydını anımsatan hatıralar. Yakın geçmişimizi hatırlamama da, bir şeyler paylaşmamızın önünde bir cehennem zebanisi gibi durmuş olan hastalığı engel oluyor. Sanırım, ilk kar gördüğüm gün yanımda dedem vardı. Ben, yerle aramda 30 santimetre, neredeyse belime kadar gelen kara şaşkınlıkla bakarken beni karların içinde yuvarlamıştı. Tek katlı bahçeli evlerinin arka bahçesindeki tulumbadan su çeken ve ardından beni yanına alıp ellerimden tutup “Annem babam tulumbadan su çeker, halka da boynundan geçer” şarkısını söyleyip kollarımı boyunuma dolayıp beni eğlendiren bir dedem var bazen de gözümün önünde. Annenannemin bahçeye kurduğu ve ipi bacaklarımı kesmesine rağmen sallanmakta ısrar ettiğim salıncakta üzerimde annenannemin diktiği pembe çiçekli elbisem, kafamda aynı kumaştan şapka ve altımda aynı desenli lastikli bir külot karşıdan gelen dedeme doğru koşuyorum. Sanki hiç yoktu saçı ve hep beyazdı, ama kesinlikle gözleri hep gök mavisiydi.
Daha büyüdüğümde ve başka bir eve taşınıldığında travmatik bisiklet maceramı anımsıyorum. Dedem beni komşunun iki tekerlekli bisikletiyle stadyuma götürüp orada bisiklete binmeyi öğretme çabasındaydı. Ama bir türlü öğrenemiyordum. Bir kaç saatin sonunda dedemin “Senden bunu hiç beklemezdim, halbuki ben 1 saatte öğrenirsin diye düşünmüştüm” demesiyle yıkıldım. O’nu hayalkırıklığına uğratmıştım. Bir daha dedemi asla hayalkırıklığına uğratmadım. Son zamanlarda belki üzülürdü benim için, ama hayalkırıklığına uğramazdı. Hatırlayabilseydi...
Dedemle başka yerlerden söktüğümüz domates fidelerini getirip bahçeye dikmiştik. Bir de ceviz ağacını. O ceviz ağacı büyüdü. Bana da dedem “Bak sen büyüdükçe o da büyüdü” dedi hep. O evden taşındıktan sonra da uzun yıllar önünden geçtikçe hevesle baktım ceviz ağacının ne kadar büyüdüğüne. Bir gün dedem “Kesmişler be ağacı” dedi. Mavi gözleri doldu.
Evin iki apartman aşağısındaki çocuk esirgeme kurumu yurduna o pembeli beyazlı uzun şekerlerden götürürdük. Çocuklarla olmak hoşuma gidiyordu, ama şeker işini anlamamıştım. Dedem dedi ki “Onların anne babaları yok, onlara şeker alacak.” Olsun biz alırdık, hem de bir sürü, haftada en az bir gün.
Dedemi en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Açıkçası bunun için de hafızamı zorlamıyorum. Çünkü, onu evlerinin küçük odasında pencerenin önünde, tek ayağını altına almış, elinde sigarası bana çocukluğunu anlatırken; ya da anneannemin bana diktiği şeyleri denerken ve ona gösterirken gözlerindeki parıltıyı saklamaya çalışmazken hatırlamak istiyorum.
Dede’cim,
Biliyorsun ki bizim ailede böyle şeyler pek söylemez insanlar birbirlerine, ben de sana söylemedim hiç. Ama seni çok seviyorum. Benim yumuşak karnım oldun hep sen. Her şeye rağmen insanı seven tarafım. Bugün yılanlar beni dehşete düşürüyorsa, vallahi de sen olmadığın içindir. Yoksa sen bana onu da sevdirmenin bir yolunu bulurdun.
Bir gün, bir oğlum olacak; adı belki Derin olur, belki Arda. Ve ben ona diyeceğim ki; “Annecim, biliyor musun, benim bir dedem vardı; ve o harika bir adamdı.”
Beni orada bekle...Bekle de o namussuzların kestiği ceviz ağacını birlikte cennete dikelim...
Dedemle tanıştığım günü hatırlamıyorum. Aslında ona dair bir portre var gözümün önünde, bir de çok net ama bir video kaydını anımsatan hatıralar. Yakın geçmişimizi hatırlamama da, bir şeyler paylaşmamızın önünde bir cehennem zebanisi gibi durmuş olan hastalığı engel oluyor. Sanırım, ilk kar gördüğüm gün yanımda dedem vardı. Ben, yerle aramda 30 santimetre, neredeyse belime kadar gelen kara şaşkınlıkla bakarken beni karların içinde yuvarlamıştı. Tek katlı bahçeli evlerinin arka bahçesindeki tulumbadan su çeken ve ardından beni yanına alıp ellerimden tutup “Annem babam tulumbadan su çeker, halka da boynundan geçer” şarkısını söyleyip kollarımı boyunuma dolayıp beni eğlendiren bir dedem var bazen de gözümün önünde. Annenannemin bahçeye kurduğu ve ipi bacaklarımı kesmesine rağmen sallanmakta ısrar ettiğim salıncakta üzerimde annenannemin diktiği pembe çiçekli elbisem, kafamda aynı kumaştan şapka ve altımda aynı desenli lastikli bir külot karşıdan gelen dedeme doğru koşuyorum. Sanki hiç yoktu saçı ve hep beyazdı, ama kesinlikle gözleri hep gök mavisiydi.
Daha büyüdüğümde ve başka bir eve taşınıldığında travmatik bisiklet maceramı anımsıyorum. Dedem beni komşunun iki tekerlekli bisikletiyle stadyuma götürüp orada bisiklete binmeyi öğretme çabasındaydı. Ama bir türlü öğrenemiyordum. Bir kaç saatin sonunda dedemin “Senden bunu hiç beklemezdim, halbuki ben 1 saatte öğrenirsin diye düşünmüştüm” demesiyle yıkıldım. O’nu hayalkırıklığına uğratmıştım. Bir daha dedemi asla hayalkırıklığına uğratmadım. Son zamanlarda belki üzülürdü benim için, ama hayalkırıklığına uğramazdı. Hatırlayabilseydi...
Dedemle başka yerlerden söktüğümüz domates fidelerini getirip bahçeye dikmiştik. Bir de ceviz ağacını. O ceviz ağacı büyüdü. Bana da dedem “Bak sen büyüdükçe o da büyüdü” dedi hep. O evden taşındıktan sonra da uzun yıllar önünden geçtikçe hevesle baktım ceviz ağacının ne kadar büyüdüğüne. Bir gün dedem “Kesmişler be ağacı” dedi. Mavi gözleri doldu.
Evin iki apartman aşağısındaki çocuk esirgeme kurumu yurduna o pembeli beyazlı uzun şekerlerden götürürdük. Çocuklarla olmak hoşuma gidiyordu, ama şeker işini anlamamıştım. Dedem dedi ki “Onların anne babaları yok, onlara şeker alacak.” Olsun biz alırdık, hem de bir sürü, haftada en az bir gün.
Dedemi en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Açıkçası bunun için de hafızamı zorlamıyorum. Çünkü, onu evlerinin küçük odasında pencerenin önünde, tek ayağını altına almış, elinde sigarası bana çocukluğunu anlatırken; ya da anneannemin bana diktiği şeyleri denerken ve ona gösterirken gözlerindeki parıltıyı saklamaya çalışmazken hatırlamak istiyorum.
Dede’cim,
Biliyorsun ki bizim ailede böyle şeyler pek söylemez insanlar birbirlerine, ben de sana söylemedim hiç. Ama seni çok seviyorum. Benim yumuşak karnım oldun hep sen. Her şeye rağmen insanı seven tarafım. Bugün yılanlar beni dehşete düşürüyorsa, vallahi de sen olmadığın içindir. Yoksa sen bana onu da sevdirmenin bir yolunu bulurdun.
Bir gün, bir oğlum olacak; adı belki Derin olur, belki Arda. Ve ben ona diyeceğim ki; “Annecim, biliyor musun, benim bir dedem vardı; ve o harika bir adamdı.”
Beni orada bekle...Bekle de o namussuzların kestiği ceviz ağacını birlikte cennete dikelim...
5 yorum:
canım benim.
Aslicim, benim de dedene dair aklimda kalan imge soyle birsey: Sizin Kutahya'daki evinizdeyiz. Deden sabah bizim icin firindan taze taze ekmekleri almis getirmis. Biz mutfaga yayilmisiz, kikir kikir kahvalti ediyoruz, deden soyle bir girip cikiyor mutfaga, bizim o halimizi gorunce gulumsuyor.
Nur icinde yatsin...
Dedemle herkesin bir anısı var galiba, sizi de çok severdi. Daha " aklı başında" olduğu zamanlarda "sarı kız napıyo yav" diye çok sormuşluğu var.
Nur içinde yatsın.
benim aklımda kalansa sabahları kahvaltıdan sonra mutlaka türk kahvesi içerdiniz birlikte..sen küçücük bir kız çocuğu iken bile..nur içinde yatsın eniştemiz..
Evet haklısın kahve alışkanlığım kendisinden mirastır.
Nur içinde yattığına eminim...
Yorum Gönder