Perşembe, Eylül 11

Tam Göremedim...Öyleyse Rüyadır!


Rüya görmenin bazı insanlar için bir lüks olması bana çok tuhaf geliyor. Yaklaşık 5 yaşlarındayken gördüğüm ve bir horozun beni gagalayarak kanlar içinde bırakmasını içeren son derece simgesel rüyadan beri, rüya görmek bana enteresan kapılar aralayan, daha küçükken geçmişten, şimdiyse kendimden haber verdiğini düşündüren heyecanlı bir iş. Bir ara, üniversitedeyken bir vesileyle rüyalarımı yazmaya koyulmuştum. Gördüğüm rüyalar pek de eğlenceli olmadığından olsa gerek, benim için sancılı bir işti. Bir diğer nedeni de, o dönem itibariyle bir gecede 365 bin rüya görüyor olmam ve hepsini bir yerinden hatırlıyor olmamdı. Bir ara elime geçmişti yazdıklarım. O dönem işin içinde çok olmadığım için sanırım, bana çok anlamlı gelmiyordu. Oysa şimdi, her rüyanın ardından kendimi “hımmm” diyorken bulmak bir tarafıyla enteresan bir tarafıyla da –aslında can sıkıcı. Hayatta insanın deneyimleri, öğrendikleri ve farkındalığı arttıkça daha fazla kurcalamaya başlıyor. Her kurcalama, bir şeyleri çözüme kavuşturmaya yaklaşmak şöyle dursun, başka kurcalama kapıları, hemzemin geçitleri ve köprüyolları seriyor önüme. Bir “hımm” başka bir “hımmmmmm” a yol açacak bir başka rüyaya geçit veriyor. Ve uzayıp gidiyor, karmaşık bilinçaltı serüveni. Diğer taraftan, her rüya, net, anlamlı, bir şeyler ifade eden bir yerde durmuyor elbette. Ama bazı rüyalar da unutulmuyor, dönüp dönüp duruyor, sorgulatıyor, kurcalatıyor, kanırtıyor. Çok da yakın olmayan bir zamanda gördüğüm kafa yarılması ve cerrah konulu rüyam da bunlardan biri. Gecenin bir yarısı rüyanın en kritik yerinde zorla uyandıran, kağıt kalem alıp yazdıran, “ Dün gece çok acayip bir rüya gördüm” diye anlattıkça anlatmaya ve daha da anlatmaya sevk eden rüyam. İnsanın kendi kendine inanmasını zorlaştırıp hayret etmesini kolaylaştıran rüyam.
Bu aralar da ziyadesiyle çok, sık ve kesintisiz rüyalara gark olmuş vaziyetteyim. Biri hariç, ne maksatla gördüğümü anlayamıyorum, ve bu hoşuma gidiyor :). Zira, hayatta her şeyi anlamlandırmaya çalışmak, hoşuma gitmiyor. Tabi bu, “neden şimdi, neden bu şekilde, neden bu kadar çok” sorularını sormamdan da alıkoymuyor beni. Bazen de korkarak bir cevap buluyorum. Sonra o cevap tatmin etmiyor, başka cevaplar arıyorum.
En anlamlı, ya da en çok anlamlandırdığım rüyaları Datça’da görmem de tesadüf olmamalı diye düşünüyorum. Konuşup konuşup sustuğumuz, sustuğumuz noktalarda işle, evde birikmiş ütülerle ya da kapıcıyla değil de kendimizle ama sadece kendimizle muhattap olduğumuz bir coğrafyada bu kadar çok sembolik rüya görmemek sanırım kayıp olurdu.
Belki de rüya görmek bir tür alışkanlıktır, bir tür beklentidir. Belki de bazen rüyaya yatmak gerekir. Belki bazen bir süre hiç rüya görmemek gerekir…
Anlaşılan alışmışım, sensiz olmaz :)

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu durumda Derin'in Karayip korsanlarını seyrettiği akşam yatarken rüya görmemeyi dilemesi; Jack Sparow'u rüyasında hiç görmek istememesi doğru. Dilemezsen görüyorsun. Dilersen rüyaya yatıyorsun. Süperr.