Çok eski zamanlardan beri bahsi geçen Datça tatilini yapma planları kıştan beri devam ederken Arzu'yla kendimizi Datça'ya giden otobüste buluvereceğimiz gün çok da uzak görünüyordu. Şimdi, burada, bilgisayarın başında oturmuş anılarım silinmeden ya da detayları kaybolmadan bu tatili kelimelere dökme çabasındayım. Ah zaman! İyi misin kötü müsün bilemedim...
Efendim, 14 saatlik pek de bahsedilmeye değer olmayan az sıkıntılı bir gidiş yolculuğundan sonra (ki dönüş yolculuğu gerçekten bahsedilmeye değer!) Datça terminaline indik. Daha evvel sözleştiğimiz gibi, Arzu'ların evi yapan Kamil Bey bizi arabasıyla alıp eve götürmeden önce yiyecek içecek vb alışverişini yapmaya koyulduk. Ancak aç, susuz ve yorgun olduğumuzdan mıdır nedir; İstanbul'a dönüşte eve 10 kutu bira, 2 kilo patlıcan ve 1 şişe şarabı geri getirecek kadar şuursuzca bir alışveriş yaptığımızın zerre kadar farkında değildik. Sonuçta bir biçimde kendimizi eve attık. Aslında ev ev diyerek bu kişilik sahibi yapıya bir miktar haksızlık ettiğimi düşünüyorum; zira evin asıl sahibi olan Nagihan Abla'nın, evin dış cephesine konacak her santim taşın üzerinde bile uzun süreli düşünmüş biri olarak, burayı sıradan bir yer olmaktan fazlasıyla çıkardığı benim gibi dikkat edemeyen biri için bile oldukça netti.
Arabası olmayan insanlar olarak, çok açık bir biçimde dağ başı olarak nitelendirilebilecek evden denize gitmek için ya 1 saatlik bir yolu yürümek ya da minibüs beklemek durumundaydık. Ve biz ilkini tercih ettik. Gördüğünüz gibi tatil olsa da sporumuzu ihmal etmedik. 3 gün boyunca 1'er saatlik yürüyüşlerle Hayıtbükü'ne ulaştık. Hayıtbükü temel olarak iki dağ öbeciğinin arasında saklı, Mavi Göl filmini anımsatan küçük bir koy. Bu bük kelimesi de koy anlamına geliyor ve Datça'da kendilerinden oldukça fazla var. Aslında iki gün yayılıp yatmak, denize girmek ve sonra yine yayılıp yatmakla geçti. Yani tatil anlayışıma fazlasıyla uygun bir biçimde. Üçüncü gün sabahtan yine Hayıtbükü'ne inip sonrasında Sinem'i karşılamak üzere Datça merkeze vardık. Amaa, bundan önce atlamadan bir şey anlatmalıyım:
İkinci gün akşamüstü saatlerine doğru, Arzu ile hem ev arkadaşlığı, hem tatil arkadaşlığı hem de bilimum şey "daş" lığı yapa yapa geldiğimiz nokta itibariyle birbirimize sarmış, saçma sapan şakalar yapıp gülmekteydik. Denize girdik, orada da aynı durum devam etti; bir deve güreşi yapmadığımız kaldı. Bu arada, arkadan bir "merhaba" sesi duyduk. Ben sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken, Arzu da yapılan şakalar nedeniyle bir taraftan gülüp bir taraftan da kendini suyun üzerinde tutmaya çalışıyordu ki, bu gerçekten zor bir şeydir. Ama durumumuz oldukça komik dışarıdan bakan biri için. Ben kol kuvveti yardımıyla kendimi 180 derece suyun içinde döndürdüğümde bu "merhaba" nın sahibinin biz yaşlarda bir adam olduğunu fark ettim. Ben de meraklı bir "merhaba?" patlattım. Adam başladı takır takır saymaya: Ben de şuyum, ayrıca da şu pansiyonun işletmecisiyim, siz nerde kalıyorsunuz, adınız ne, vıdı vıdı vıd. Biz neye uğradığımız şaşırıp oradan uzaklaşmanın yollarını ararken adam saymaya devam ediyordu: İlk kez mi geliyorsunuz? Ben en sonunda "pek sayılmaz" gibi kendimden oldukça beklenecek politik bir cevap verdim. Ve kıyıya doğru yüzmeye başladım. Bu sefer adam "Erken kaçıyorsunuz" dedi. "Evet" dedim. "Yapacak bir şey yok". Ve adam ekledi: " Siz de Nikol Kidmın sayılmazsınız ama!" Haydaa! Bir kere bu nerden çıktı be adam, bu nasıl bir kendini ve sinirini ifade etme biçimidir. İkincisi, bakalım Nikol Kidmın ben sayılır mı? Bir de ona bakmak lazım. Ben adama bu inceliği için teşekkür edince, bu kez de "Ben de Biret Pit sayılmam" dedi. Galiba bunu söyleme nedeni eğer ben Nikol değilsem o da Biret değilse ikimizin bu dünyadaki en ideal çift olacağımızı ifade etmek istemesiydi; ancak bu esnada ben adam için olası tanıları gözden geçiriyordum: Asperger, Bipolar, Psikoz?. Sonunda depar atarak kıyıya çıkmanın daha uygun bir davranış olacağını düşünerek öyle yaptım. Arzu da baktım, çip çip kıyıya çıkmaya çalışıyor. Şimdi dağ başındaki karakter sahibi yapıda yalnız başına kalan iki kadın olarak biz hafiften korkmaya başladık. Adamla ilgili görüş alışverişinde bulunurken bir taraftan da eğer olur da evin oraya gelirse neler yapabileceğimizi planlıyorduk. "Şimdi Raid var, onu sıkarız gözüne, oda kapısını kilitleyip Panik Odası formatı yaratırız, alt panjurları kapatırız, Kamil Bey'i ararız o zamana kadar gelir, vb." Akşam eve geldiğimizde bütün duyularımız ziyadesiyle açıktı, bu şekilde de uyumaya çalıştık. Neyse ki, bu enteresan arkadaşımızı tatil boyunca bir daha görmedik.
Çarşamba günü zavallı Sinem uçağı ve dolayısıyla feribotu kaçırıp karayoluyla Datça'ya gelmeye çalışırken, biz de Datça sokaklarında fink atıyorduk. Sanırım bir sahil kasabasında olmanın/yaşamanın en güzel taraflarından birisi, iki dakika önce sabuncu dükkanı gezerken iki dakika sonra "aman ben bir serinleyeyim" deyip çat diye denize girebilme olanağı olmalı. Biz de Sinem'i beklerken Hastane Altı denilen bölgeden denize girmek istedik. Ancak bu isteğimizin önüne Datça'da başka yerde rastlamadığımız deniz kestaneleri geçti. Ben taşların üzerinden dikkatle suyun derinliklerine doğru ilerlerken deniz kestanelerini görüp olduğum yere çöküp kafamı da suyun içine güç bela soktuktan sonra kıyıya çıktım. Yani elimde bir beyaz sabunumla maşrapam eksikti. Sonuçta orada sadece gerçekten "serinlemiş" olduk. Bir kaç saat içinde Sinem geldi ve biz bir araba kiraladık. İşte çılgın üçlünün maceraları o dakikalarda başlamış oldu. Gece Datça'nın meşakkatli yollarından eve dönerken aslında korku usta şoför Sinem'in yüzünden okunuyordu; ki karanlık, virajlı ve " Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum" u anımsatan yollarda korku filmi senaryoları üretme timimize kendisi de eklendi.
Ertesi sabah "yumurtamı ben mi yiyorum arı mı" konulu kahvaltı faslından sonra ilk durağımız Palamutbükü idi. Burası aslında bir çok insanın bayılarak, koşarak gittiği bir yer olmasına rağmen bizi pek açmadı, o gün deniz de pırıl pırıl değildi zaten, o yüzden alternatif yerler aramak için tekrar arabamıza atladık. Ve Arzu'nun da yönlendirmeleriyle aşağıdaki yeri bulduk. Burası Kaş'taki Kaputaş bölgesini hatırlattı bana, o derece kum olmamakla beraber denizin turkuazı ve berraklığı ile en muhteşem yerlerden biriydi. Oradan da tekrar Hayıtbükü'ne yollandık. Burada gözleme yediğimiz yerde Sinem aşağıda gördüğünüz akrobatik tavuğun fotoğrafını çekti. Denize girmeye karar verdiğimizde oldukça karanlıktı; ama çılgın olduğumuz için tabi ki bizi bu da yıldırmadı. Akşam tahta sandalyelerinde oturup soğutulmuş bardakta soğuk bira içtiğimiz çay bahçesinde öyle bir muhabbete dalmış, o kadar acayip şeyler konuşmuşuz ki, gece herkes tuhaf tuhaf rüyalar görmüş. Bilinçleraltında 20.000 Fersah!
Kahvaltıda artık arıların hakimiyetini kabul etmiş, kalan yemeklerimizi onlara vermiştik. Arabamıza atlayıp Akdeniz ve Ege'nin kesiştiği nokta olan Knidos'ta aldık soluğu. Aslında bir ören yeri olan Knidos'un ören kısmı değil deniz kızmı ilgilendiriyordu bizi. Ama yoldan geçerken tarihçesini okumayı, Hellenistik yapılara da göz ucuyla bakmayı ihmal etmedik diğer taraftan. Patikadan sapıp çalılara çizlie çizile bir koya indiğimizde çektiğimiz çilelere değdiğini düşünüyorduk. Dünya yüzündeki bütün sularda yüzmek istiyorum! Burası da harika bir denizdi.
Kafamıza Bördübet Koyu'nu takmıştık, arabanın torpido gözündeki Muğla kitapçığındaki fotoğrafı yüzünden. Orayı bulmak üzere yola düştük. Yaklaşık 40kmlik bir yoldan sonra Bördübet yazan levhadan içeri girdik, ancak aradığımız fotoğrafa bir türlü ulaşamıyorduk. En sonunda elimizdeki kitapçıkta bulunan fotoğrafı yolda gördüğümüz bir adama gösterdik, de şıp diye anlayıverdi nereye gitmek istediğimizi. Çam kokuları ve kuş sesleriyle olduğu kadar, geçen sene yandığı için zavallı çıplak tepeleri ile de çevrili ortamlardan aradığımız yere nihayet ulaştık. İşte aşağıdaki gibi bir yer:
Gerçek bir dinlenme mekanı. Gürültü yok, müzik yok, bağırış yok. Diğer taraftan kampta kalmayanlara şezlong ve şemsiye de yok. Biz de 3 sandalyeye yerleştik, önümüzde bir masa elimizde birer bardak çay. Kafamızda örtüler. Bir çekirdeğimiz eksik. Sonradan Tutku'dan öğrendiğim üzere Bördübet Koyu'nda sırtüstü yüzersen deniz çiyanı yapışıyormuş. Ben kendisini görmedim. Yoksa zaten sıkıntı olurdu.
Bördübet'e veda edip Eski Datça'nın yollarına vurduk kendimiz. Evlere hayran olduk. Sokaklarda yatmak istedik. Aşağıdaki kediyi bulduk. Kendisi bize yüz vermedi. Sinem de bu fotoğrafları evde yalnız bıraktığımız Hodbin'e göstermekle tehdit etti. Aşağıda kendisini " N'apıyoduk şimdi kediyle?" temalı fotoğrafta görüyorsunuz. Soluklanmak için bir kafe/bara oturduk. İçeride Sezen Aksu çalıyordu, ama eskilerden. Bir sıkıntıya gark olduk, bir daraldık anlatamam. Kafalar masaya yapıştı filan. "Hemen" dedik, "eğlenceli şeyler bulmalıyız". Fevzi'nin Yeri'ni bulduk. Açıkçası süper otları ve deniz ürünleri ile benim kalbimde ikinci sıraya oturdu. Birinci sırada hala Bay Nihat var zira :). Bir kadeh şaraptan sonra biz başladık gülmeye. Vara yoğa gülüyoruz. Yorgunluk ve alkol pek sevimli yapıyor insanı.
Son gün sabah Hayıtbükü'nde bir yüzüp gelelim dedik. Beni arı soktu. Sonra bizi Arzu'yla denizde arı kovaladı. Bir dertleri vardı ama bilemedik. Katil Arılar!
Şimdi tabi teşekkür faslı gelmeli. Ama Sinem çok gülüyor buna. Sadece şunu söyleyeyim: Yine yapalım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder