Akşam aldı Gülci bizi, evinin hemen yakınındaki yemek salonuna götürdü. Zaten Berlin'den bu yana insan gibi yemek yiyememiş olan bizler yemeğe adeta saldırdık. Adamlar 3 tabak sos getirip götürdüler. Muhtemelen de arkamızdan "O nasıl bir yemek yemek, vay didim" diyerek dedikodumuzu yaptılar. Hiç mühim değil, biz pek mutluyduk. Tesadüfen o akşam Rotterdam'da zenci festivali varmış (bizim isim konusundaki duyumuz bu yönde, diğer taraftan adının "Negro Festival" olmadığını umuyorum). Biz de aldık soluğu şehir merkezinde. Aman efendim bir curcuna, bir kalabalık. Kocaman bir sahne kurmuşlar, üzerinde arkadaşlarımız samba, rumba, salsa, tamba tumba esmer bomba, ne bulurlarsa çalıyorlar. Etrafta yemek satan tezgahlar. Adeta bizim bahar şenliği ortamı. Pek tabii ki, tek tüketilen şey alkol ve sigara değil. İşte tam o saatlerde, ben anladım ki; 3-5 kişilik bir grup her biri 5'er taneden toplam 15 ila 25 adet -Umut'un deyimiyle- "üflemedilerse" ben bu meretin kokusunu almıyorum mirim. Vallaha da almıyorum billaha da almıyorum. Ki burnumun keskinliğiyle övünen bir insandım. Bünye nasıl reddediyorsa artık. Buralarda belli bir vakit geçirmek, insanların temiz bir fotoğrafını çekmek için yeterli oldu. Açıkçası hayatımda hiç bu kadar enteresan giyinen ve bu kadar yarı çıplak insanı bir arada görmemiştim. Bu arada yol üzerinde küp şeklinde evler gördük. Yani evler bildiğimiz küp şeklinde yamuk duruyor. anlatılmaz yaşanır, misal Gülci girmiş birinin içine, yamuk değilmiş ama tuhafmış. Vay be! Buradan kanal boyunda, sayfiye kasabasındaki çay bahçesini andıran sevimli mekanlardan birine oturduk. E, artık bir zahmet, oradan da kalkıp eve geldik; yatıp uyuduk.
Sabah uyanıp da aynı kanepeyi paylaştığımız Derya'nın üstünde yorganın esamesinin okunmadığını gördüğümde içim sızladı. Zira yine kendimi yorganla mumyalayıp yanımdakine bir milimetrekare bile bırakmamıştım. İyi ki üşütmemiş sevgili arkadaşım...Kalktık ve kahvaltı ettik. Bakın dikkat edin kahvaltı ettik diyorum, Nutella'lı ekmek yedik demiyorum. Hatta çay bile demleyip içtik insan gibi. Ve vurduk kendimizi Amsterdam yollarına. O nasıl bir sıcaktı yahu. Eğer bu noktada yurda geri dönmüş olsaydık, anlattıklarımız ve fotoğraflarımı nedeniyle insanlar Hollanda'ya değil Cape Town'a gittiğimizi düşünebilirlerdi. Bol sıcak ve siyah insan. Ancak günün ilerleyen saatlerinde eser miktarda yağmur ve sarı insan gördüğümüzden tutarsızlık ihtimali de ortadan kalkmış oldu. Amsterdam'da Dam Meydanı'nı ve adım başı karşımıza çıkan tarihi binaları geçtikten sonra Rembrant Meydanı'na ulaştık. Burada Rembrant arkadaşımızın "Nightwatch" isimli tablosunun üç boyuta çıkarılmış, bir nevi heykelleştirilmiş, biçimi önünde soluklandık. Çünkü bir sonraki durağımız olan Rijkmuseum'ı arıyorduk. Sonunda bulduk, koşarak girdik içeri ( Neden koşarak? Çünkü müzeler genel olarak 6'da kapanıyordu ve bizim daha gezecek Van Gogh'umuz vardı.). Bu müzede saray takımının ya da bilemediniz üst tabakanın sahip olduğu eşyalar, gümüşler, tablolar, vb bulunuyordu. Berfu'nun da kendi blogunda bahsettiği gibi en çok dikkatimizi çeken, karşısında ağzımızın suyunu zor toparladığımız bebek evleri oldu. Yapanlar nasıl yaptıysa, nasıl bir işçilikse, nasıl bir sebatsa, ne tür ayrıntılara dikkat edildiğini görseniz aklınız şaşar. Yine Berfu'nun da dediği gibi buna bırak Amsterdam'da bir evi, han hamam feda olsun. Öyle bir şey...
Burdan çıktık, yine koşarak, Van Gogh'u görmeye geçtik. Başlarda oldukça hevesli bir biçimde gezip tüm tablo kenarı yazılarını okurken, 3. kata geldiğimizde Derya'nın spor ayakkabısının tabanı ayrılmış, benim ise Dikkat Eksikliği'm rekor düzeye ulaşmış bir biçimde oradaki koltuklardan birine yığılmıştık. Şu an fark ediyorum ki, o an bir Stendhal Sendromu'nun kıyısından dönmüşüz. Allah korumuş. Kendimizi müznin kapanmasına 15 dakika kala dışarı attığımızda artık gerçekten sıkıntıya gark olmuş dinlenmek istiyorduk. Bir yemek ve kahve faslından sonra artık bir kez hızını alan bizler yine oturamayıp kanal turu da kanal turu diye tutturduk. Hemmmencecik bir kanal turu bulundu, Berfu çok yakın bir zaman önce yaptığı için katılmadı, bizler de kendimizi kanalın serin sularına bıraktık. Fotoğraflarını çekmeye cigabaytlar dayanmayacak evleriyle, suyun üzerine küçük çapta bir motoru andıran ve ağzımızı açık bırakan " gemi evleri" yle, her bir tarafı yok aslan başı yok ejderha kuyruğyla bezeli kanal duvarları ve köprüleriyle, gerçekten olağanüstü bir geziydi. Hatta Derya böyle bir romantikleşti, Aykut'u andı. Aşağıda kendisinin bu anında çekilmiş bir fotoğrafını bulabilirsiniz.
Son ve de en son durağımız ise, Berfu'nun dolanırken tesadüfen bulduğu, ancak sonra yine yolunu bulabilmek için bir kaç kişiye sormak durumunda kaldığımız "Kırmızı Fener Mahallesi" yani Red Light District idi. Burayı görmeden olmazdı değil mi? Değil! O nasıl yer ya öyle...Hesaplanıp da çizilmiş gibi duran vücutlara sahip kadınlar, sadece göğüs uçları ve cinsel organları kapalı vaziyette, Altın Satır Mahalle Kasabı'nın vitrininde duran, kancalara asılmış koyunlar gibi, "red light" ların altında kendilerini sergiliyorlar. Ben utancımdan bakamadım kadınlara, çünkü hiç, bir kadını o kadar çıplak görmemiştim. Aslında neden o kadar utandım bilmiyorum. Belki bana bu kadar benzeyen bir mahlukatı bu kadar "namahrem" gördüğüm için utandım. Sadece bu da değil. Bir çeşit "tiyatro" olduğunu düşündüğüm kapıların önünde kadınlar ve erkekler "couple show" izlemek için bekliyorlar. Bu "couple show" un içeriği ve niteliği de hayalgücümüzün ve aile terbiyemizin sınırlarıyla yüksek korelasyon gösterir elbette.
Böyle pek bir muhafazakar göründüm kendime evvela. Ama sonra bu durumun kültür, sınır, din, ırk vb. den bağımsız bir durum olduğuna kanaat getirdim. Olur ama bu kadar da olmaz hocam. Mahremiyetin sınırları değişkenlik gösterebilir, ama sınırları vardır!
Oradaki kadınlara "Roxanne" isimli şarkıyı gönderiyorum buradan :(
Akşam eve dönerken artık tam manasıyla bitmiş, adeta, duracell reklamında duracell ayıcıkları karşısında fazla dayanamayan diğer pil ayıcıkları gibi olmuştuk. Ertesi gün kalkıp artık son dakika gezinmeleri ve kalkış için havaalanına yolculuk amacıyla yine Amsterdam'a giderken trende benim posterden, tez konusundan, tez konusu için diyanet işleri başkanlığına attığım mailden zindik.com isimi bir site açma fikrine giden geyik zinciri az kalsın gülerken boğulmamıza neden olacakken, yan tarafta oturup 1 saniye bile susmadan hayatını anlatan model kızcağız ve karşısındaki kimci ve neci olduğunu anlayamadığımız adamcağız bile bir dakikalığına dönüp baktılar. Amsterdam'da her türlü cinsel obje ve oyuncağın da bulunduğu "hediyelik eşya dükkanlarını" depar atarak gezip Gülci ve Berfu'yla vedalaşıp uçağımıza yetiştik.
Düşünüyorum da; böyle bir gezmek olamaz açık konuşayım...Hala kendimde değilim.
4 yorum:
Ah, nostaljik bir yazı oldu benim için :)
Red Light'da ben de bayağı utanmıştım. Gerçi ben bakmıştım ama hiçbirinin gözlerinin içine direkt bakamamıştım. Zaten erkek olarak oradaki kadınlarla direkt göz göze geldiğinde içeri davet ediyorlar :)
Bir de en üstteki fotoda süper çıkmışsın Aslı, sölemeden edemicem :)
Hehehe, teşekkürler Ninjacım, biraz fotojenik olduğumu söylerler :)
Bizi içeri davet eden olmadı, hoş davet etseler de gitmezdim zaten açık söyleyeyim. Ancak dikkatimi çeken bir başka şey de bakabildiğim ve görebildiğim kadarıyla hepsinin yüzünde ve gözlerinde benzer bir ifadenin oluşuydu. Tuhaf!
eh aynı ifade olması normal, nihayetinde hepsi de işinde profesyonel insanlar :)
(Profesyonel ifadesi 'ti'ye almak için değil. Bunlardan biriyle yapılan bir röportajı okudum, gerçekten profesyoneller)
Bu arada uçak muhabbetine koptum :D
Uçaktakileri gerçekten sinirlere gark olarak izledik. Hele de kaptan o anonsu yapınca ve sesinde de böyle bir yayılma ve fazla rahatlık halini sezince uçak inebilecek mi acaba diye düşünmeye de başladık. Neyse sağ salim indi. Ama kanat gerçekten çok acayipti.
Yorum Gönder