Pazartesi, Ocak 5

Ayar, Saniyenin Peşinde Koşmaktır...



Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Berfu, gözleri dala dala bahsettiğinde beri hep aklımdaydı. Uzun uğraşlar sonunda bulunan biletlerle, bilen bilmeyen, okuyan okumayan herkes, yağmurlu bir Ocak günü Kenter Tiyatrosu’na doluştuk.
Bir tiyatro eleştirmeni değilim elbette. O nedenle oyun, dekor, müzik, ışık ve oyunculuk üzerine söyleyecek sözlerim yok. Ama öykünün bana hissettirdikleri aslında oldukça tanıdık.
Hayatının başından beri farklı saatlerin dişlileri arasında dolanıp duran Hayri Bey’in öyküsü.

Bana, enteresandır ki, Chaplin’in “Modern Zamanlar”ından bazı kareleri anımsattı. Hayatımın başından beri bir şeylerin içinde gelip gidiyorum. Yakalamaya çalışsam da bir ucundan, çoğu zaman işler tam da planladığım gibi gitmedi. Bir şeyler bir biçimde olmak zorunda kaldı bazen. Bazen de öyle olması daha iyi olduğu için öyle oldu. Bu yolunda gitmediği anlamına gelmiyor elbette, ama hani, ben çizseydim başka türlü çizerdim. İçinde giderken ya da bir şeyler olup biterken, yani aslında her şey “ayarında” görünürken, Hayri Bey’in de dediği gibi, içimde hala bir sıkıntı vardı, oldu. Bunun farklı anlamları olabilir. Kimi zaman, bir sonraki saniyenin peşinde koşuyor olmaktı sorun. Üniversite mezuniyetinde, “Vay be koca üniversiteyi bitirdim.”diye gönülden bir oh çekemememin nedeni belki de yüksek lisans mülakatı sonuçlarının açıklanmasını bekliyor olmaktı. Kimi zaman da, dışarıdan bakan için iyi giden bir hayatta, içime sinmeyen bir şeyler olmasıydı sıkıntı.

İçime sinmeyenler, sindiremediklerim yaptığım yapmadığım, söylediğim söylemediğim her şeye rağmen boğazımda bir düğüm olmaya devam etti, sanırım edecek de. Bu düğüm, “evlat edinebilseydim” düşüncesini aklıma getiren çocuklarla, son zamanlarda işe gidip gelirken gördüğüm Ocak ayazında çıplak ayaklarıyla, her ne sebeple olursa olsun, dilenen genç adamla, Körfez Savaşı travmasını geri getiren ve televizyon başında öfkeden ağlatan Gazze görüntüleriyle, Irak’la, Afganistan’la, Uganda’daki, Kongo’daki tecavüzler, kıyımlar, çocuk askerlerle, bir külçe gibi boğazımda duruyor.

Romanı en kısa zamanda okuyacağım. Ancak, tüm yoksulluğuna rağmen hayatın dişlileri arasında kaybolmamaya çalışan ve gördüğü her saate, yıllar sonra bile, hayranlıkla bakabilen Hayri Bey’le sıkıntımızın ortak olduğunu tiyatro sahnesinde de hissettim.

Sevdim Hayri Bey’i…

Yazarın Notu: Issız Adam’la ilgili yazı bekleyen sevgili arkadaşlarım; bu Issız Adam mevzuunun aslında son derece sıradan olduğuna karar verdim. Dolayısıyla üzerine bir şeyler söylemenin çok anlamsız ve aslında vakit kaybı olduğunu düşünerek, bıraktım gitti.

2 yorum:

KuzeyGüney dedi ki...

'Hayri Irdal : Yapmayin doktor bey, ben hasta falan degilim.

Doktor Ramiz: Hayri Bey, psikanaliz icat oldugundan beri herkes biraz hastadir'

Kitaptan bir alinti yapayim dedim. Cok hosuma gitmisti bu:)

yakınuzak dedi ki...

:) Bu harika olmuş. Biz de zaten analistle arasındaki diyaloglara hasta olmuştuk. Ayrıca doktor Ramiz'in tespitini çok yerinde buluyorum :).